Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

kontrolden çıkmak!

görünür olur bazen bu durum.
insanlar, olaylar durdurulamaz, önü kesilemez bir hal alır.

sözler saçmalaşmaya, insanlar garipleşmeye başlar.
her zaman bilinen hallerinden farklı olmaya başlayan bu "enteresan" insanlar, tükürük saçarak küfreder, küfrettikçe gerinir, gerindikçe ilgi arsızlığı yapmaya başlarlar.. gülünesi hale gelmek üzereyken anlarız ki kontrolden çıkmaktadırlar. genellikle -yineliyorum kendimi- "önleri alınamaz" bunların.

olaylar için de durum benzerdir.
ancak onlar tükürük saçmaz.
"görememek" ne kadar "acı"dır bunu hiçbir zaman "göremeyecek" olan insanların körlüklerine "acıyorum". 
O kadın?
O adam?

İnsan?
O insan sandığımız...
Kadın yahut adam sandığımız...
Çok fena gülerim!
beni bu gece düşün. ya da yarın tüm gün. hatta bir ömür.

en iyisi bırak zamanı..
Komşu, polis kurşunu ile hayatını kaybeden güzel Aleksis Grigoropulos'u anıyor iki gündür.
Hem de sokaklarda, televizyonlarda.

Bugün de burada gencecik bir çocuk gitti uzağa; son bindiği otobüsle varmak istediği yere varamadan. Sokakta kaybetti her ikisi de umutlarını.
Biz on gün sonra anısına sahip çıkıyor olacak mıyız yok yere hayatı sönen çocuğun, merak ediyorum.

kartpostal dedikleri şey

Yeni yaşım geldi, hoş geldi. Yeni yıl geliyor, Christmas'ı falan da var bu dönemlerin. Ne güzel zamanlar pek ışıl ışıl.
Sanmayın ki etrafta olup bitene seyirciyiz, ondan ses çıkarmıyoruz buralarda. Yok öyle bir şey. Kendi sesimizde boğulmanın usancı şu aralar şiddetle üzerime çöken. Yoksa kayıtsızlık değil bu, içimden gelmişken, yeri gelmese de söylemek istedim bir hiddet, bir şiddet.
Her şeyden ötesi de sağlık. İki gündür perişanım, ateş, grip, o bu derken yataklara düştüm. Toparlanıp çıkıyorum dedikçe kendime kafam daha da gömülüyor yastığa. İstirahat şart!
Nasıl girdim şu yazıyı yazmaya nasıl da devam ediyorum. Cık cık.
İşte bu görmüş olduklarınız benim bu yeni yılı karşılarken yurt dışındaki eşe dosta yazdığım kartpostallar, inanılmaz deli bir haz alıyorum, o kartları seçerken, yazarken, zarflarına yerleştirirken.
Nostaljik miyim neyim!! Siz de görün istedim, belki birilerine böyle hatırlatırsınız kendinizi bu aralar...

Aslı Hakkında 25 Gerçek!

Bugünler önemli günler benim için. Zira bir seneyi daha geride bırakıyorum yavaş yavaş. Geçen zamana dönüp de bir bakma isteği ise bu zamanlarda tavan yapıyor nedense; hep bir sorgulama, bir irdeleme halleri. Sonra yaşadığım an'a geri dönüyorum, sessiz, sakin ve dinginim diye mutluyum. Biraz "fazla sessiz", kabul. Ama sanırım iyiyim.
İşte bu günün, doğum günümün öncesinde Deniz'in blogunda bir şeye rastladım. Dediğine göre pek yaygınmış şimdilerde ama ben ilk kez onda gördüm bunu. Evet meseleyi ifşa edeyim, kendimi de; blogger'ımız hakkında "pek de bilinmeyen" 25 gerçek, 25 ipucu!
Mikrofon, yeni yaşını kendi odasında ve bir şişe şarabıyla kutlayacak olan Aslı'da!
1. Ertelemeyi çok seviyorum. Sözde her şey hemen olsun diye vakit kaybetmeden ateşliyorum kendimi. Ama o ilk kıvılcımdan sonra bir ağırlık çöküyor üzerime ve kendimi akışa bırakıyorum. Ertelemeyi getiriyor bu da beraberinde. Hele son dakika koşturmaları, olmazsa olmazlarım! Yumurta-kapı ilişk…

para

aynı gün içinde gözümün önünde dört farklı milletten adam yakındı bu zalim zımbırtıdan. kimi bir yerlere gelememekten, kimi gidememekten, kimi istediklerini yapamamaktan onu sorumlu tuttu.



yediği küfrün, aldığı ahın haddi hesabı yok!

Ali Tarantula. Biraz da Desidero.

No Ofsayt Ali Taran'ın filmi olacakmış. 11 Aralık diyorlar görücüye çıkacağı tarih sorulduğunda. Bense bu işte bir iş var diyorum kendi kendime, nedense bu projeyle ilgili bir son dakika golü yiyecekmişiz, "Ref Offside?" diye hakeme koştuğumuzda da "no ofsayt" yanıtını alacakmışız gibi hissediyorum!
Filmin afişini bir marketin vitrininde görmem üzerine kafamda belirdi bu. Hatta aklımdan da tam olarak şu cümle geçti "Derby yeni bir kampanya yapmış olacak, yine Ali, yine Desidero!" Yakınlaştıkça gördüm ki bu Ali Taran'ın filmi imiş, karakterimiz de Ali Tarantula! Biraz Desidero soslu olması da "acaba ters köşede miyiz?" sorusunu doğuruyor, kendime mani olamıyorum.
Öyle ya da böyle, yani bu filmin varlığını varsaydığımızda bile gizliden bir Derby reklamı yapacak No Ofsayt ve Ali Tarantula. Sanki kaçarı yok...

İlerleyen zamanlarda hem üzerine bolca düşüneceğim hem de yazacağım buradan sanırım. Gelsin 11 Aralık.
Özel bir "100" haberi.
Gün itibariyle blogumu "izle" diyerek izleyenlerin sayısı 100'e ulaştı. Her birine bu bahaneyle teşekkür etmek istedim ben de ulu orta.

Daha da güzel sözleri, işleri paylaşmak üzere!

Ah unutmadan bir de, iyi bayramlar!
migros'tan 1.50, bim'den sadece 50 kuruşa alabildiğiniz bir sakız first.
hayır, bim çiğnenmişini mi satıyor anlamıyorum..

bay-kuş

Şimdilerde Aslı... Biraz uykusuz mu ne?
bırak hepsini. o kadar yalnızız ki kendi kulaklarımız kendi çığlıklarımıza sağır artık.
ben hiçbir şey duymuyorum..

başlangıç noktası

Herkes yaşarken sen bakarsan olmaz.
Öyle kenardan olumsuzluk saçar durursun.
Tüm "olmaz"lara karşın sen de yaşa, sana göre olmasa da.
Yaşa ki bıdırdama kenardan köşeden başkalarının dünyalarına.

Hangisi?

"I don't wanna survive, I wanna live!"
İşte Wall-e'de insanı en oturduğu yerden zıplatacak cümle bu idi.

Hayatta kalmak mı, yaşamak mı?

üç film birden!

Revolutionary Road, Shadows ve Yanlış Zaman Yolcuları..
Çok ahkam kesmeyeceğim, haklarında öyle sayfalarca atıp tutmayacağım. Üçünün de eksikleri ve fazlaları var. Geçtiğimiz haftanın tüm yoğunluğu ile birlikte onları da kattım hayatıma, not düşeyim dedim.
Revolutionary Road, oyunculukları için bir iki kez izlenebilecek bir yapımmış. Geç oldu benim seyrim ama güzel oldu. Her üç film için de geçerli olduğunu düşündüğüm bir mevzu var ki bu filmin süresi kesinlikle çok uzun! Bu konu, bu işleyiş.. Seyircisini kendi elleriyle öldürüyor biraz. Film hem konusu hem de havası itibariyle benim "küt" diye ortaya koyduğum yeni bir kategoriye, +25'e dahil. Hemen yaramaz çağrışımlarınızı toplamayın, öyle değil. O evlilikte yaşanan dertleri hissedebilmek için, hayatın getirdiği "oynak" ilişkilerden biraz olsun sıyrılmak, "ciddi" hadiselere göz ucuyla da olsa bakmak lazım. Ondan +25. Pek yaşı da yok ya bu işlerin.. Neyse sustum. Kate ve Leo için izleyin, onlar da bence…

sözsüz

çöp kutusu-kalemtıraş-dedikodu!

hatırlayan ya da gören duyan var mı bilmem ama bizim zamanımızda (aman tanrım ben de kullandım!) sınıftaki çöp kutusunun başına gidip kalem tıraşlar numarası çekip dedikodu yapmak vardı!

bunu yapanlar şüphesiz ki en kallavi dedikoduları çeviren kızlarıydı sınıfın!
hem yüzsüzlüklerine de diyecek yoktu hani. gerekirse ders saati içinde ordu halinde toplanıp hep bir elden kalem "açar", hep bir ağızdan milleti çekiştirirdi bunlar, bir plastik çöp kutusunun başında.

olansa aç aç en sonunda cücük kadar kalan kaleme ve 15 dakika süren kalem tıraşlama seansı bir türlü bit(e)meyen öğrencilerine "otursana evladım" demekten kendini paralayan öğretmene olurdu.
şimdi hatırlayınca.. güzeldi.

ol!

Olmayan ağaçların hışırtılarını işitiyor kulaklarım, Tenim olmayan rüzgarlar duyuyor karanlık odada. Olmayan bir adamla bir kadeh şarabı paylaşıyor, Şarkılar söylüyor olmayan dudaklarım.
Nasıl tadı ağzımda, Adamların, şarapların.
Olmaz. Bu kadar da “olmaz”.
8Ekim2009/22:37

kalan'ın şarkısı

böyle ayaklarını uzatmış denizlere bakarken..
sevdiğin içki avuçlarındayken..
biraz serin rüzgar ya da ılık yağmur yüzünü yalarken..
ve illa ki yalnızken, hem de artık "kalabalık bir yalnızlık"a karar vermişken..



dinle; "benden geçti aşk"

aşk, eskiden sanıldığı gibi yürek titreten, insanın bedeninden ruhunu söken bir şey değilmiş diye.
aşk artık, etlerin birbirine çarpması, tırnakların acı doğurması, kan akıtması olmuş diye.



http://fizy.com/s/19lh70

kadın

kimisi doğuştan kimisi sonradan...
kimi biliyor işini kimi acemi...
ben seviyorum hepsini. hepsi beni.
kadın kirli, kadın temiz. bir erkek kadar aciz, bir erkek kadar yavuz.
kimi olmuş çoktan kimi daha ham. kimi canımı yakıyor uzaktan, kimi yakında can. ben sevmiyorum hiçbirini. hepsi beni.

an içinde hayat

yüksek dozda hayıflanma barındıran bir soru cümlesi "ne kolaydı eskiden?". 
aslında üç noktalı bolca, lakin sevilmiyor kendileri.
şu an'ın içinden dönüp de geriye baktığında bazen insan, debelenmelerinin eskiden ne kadar çabucak başından savrulduğunu görüyor ya, işte deli oluyor o zaman.. neden şimdi geçmiyor böyle hızla, neden takılı kalıyor, yapışıyor üzerime her şey diyor, susuyor ardından da gözyaşları eşliğinde..
hayat bir kuvvet testi uyguluyor üzerinde insanın, durmadan. tam biri geçti, geçiyor derken, bir diğeri geliyor zorlukların. nefeslik molalarda bile yokluyor türlü sıkıntı elinden, dilinden, zihninden insanı. insan durmaksızın yoruluyor, dinlenmeden. 
oysa bir tek an içinde hayat. tasası, derdi, hüznü, sevinci onun içinde.  biri düğmeye bastı mı, sonsuz bir aydınlık çünkü arkası, belki karanlık. çoklarının ziyaret ettiği fakat hakkında da tek söz etmediği "yer" o düğmenin arkası.. 
zaman geçerken üzerinden insanın, hem de eze eze geçerken, durup sad…

yalnız uyumakta zorlananlara

Brezilya'da yaşayan bir arkadaşım var. Birkaç gündür de sık sık sohbet ediyoruz. Yalnızlıktan yakınıyor çokları gibi. Benim duyduğum bu yakınmalarını, başka bir arkadaşına daha duyurmuş. O arkadaşı da güzel bir hediyeyle çözmek istemiş bu yalnızlık sıkıntısını.
Küçük küçük kağıtlara tek cümlelik notlar yazmış ve kapattığı bu kağıtları arkadaşımın odasındaki bir vazonun içine koymuş. Bizimki de her gece yalnız uyuyacağı uykusundan evvel o notlardan birini okuyormuş.
Ben sevdim. Hissedilen bir yalnızlık varsa yakınlarınızda, siz de çare olabilirsiniz belki bu fikirle.

nasıl?

"insanlarla münasebetin ateşle münasebetin gibi olsun.
çok uzaklaşma donarsın; çok yaklaşma yanarsın."

sadi şirazi

reklam gibi gibi

dün yunanistan'dan bir gönderi aldım.
bugün yeniden inceler kurcalarken, zarfının iç kısmında bir yazı gördüm; oyal.

"dedim bu bizim "oyal" mı ya?" böyle bi sempati beslermişim bu markaya senelerdir de haberim yokmuş benim. o ne yapmış ama, uluslararası olmuş çoktan! benden öne yunanistan'a gitmiş, hem de boş gitmiş; bana geri gelmiş sonra, hem de dolu dolu!

1936'da kurulmuş bir zarf üreticisi oyal.
türkiye'nin göz bebeği olsun artık!

eskisi

beni bir kenara bırak. ben bunu yaptım zamanlar önce. iyi de oldu. ama gördüm ki artık hiçbir eylem eskisi gibi değil. ne benim dokunmalarım aynı, ne dokunuşlar hissettiğim. alev almak çok zor. alevlendirmekse.. bir o eskisi gibi.

sen bilmediğim bir limandan ayrılacaksın yakında, daha bildiğim limanların sıcak sularına değecek ayakların. gözlerin güzellikleri görecek, dudakların güzellikleri öpecek, için güzelliklere akacak. biliyorum, bunların hepsi olacak.

ben bildiğin bir limandan bir başka limana gideceğim, ayaklarım tuzuna aşina o denizin. kulaklarım güzellikleri işitecek, dilim güzellikleri söyleyecek, içime güzellikler akacak. biliyorum, bunların hepsi olacak.

olmayacak bir şey var yalnız.
ne ben ne sen
eskisi gibi.

teninle

eğilip omuzlarına ve ne çok sevdiğimi söyledim seni.
omuzların ki sağırdılar.
avuç içine gömdüm ağzımı.
sustum avuç içlerine.
ellerin kördüler.

sen diye bilinenleri sana anlatmak için tenini seçmek suçtu.
sen diye duyulanları seninle yaşamaksa artık güç.
teninle konuşmak başkalarına nasip.



Hayat çok garip vapurlar filan...
İhmal ettik buraları pek.


Yazacak çok şey birikti de el üşengeç.


Geleceğim.

anı

insan'dır sık sık.
saatler, günler, aylar önce bilip de iç'inden yakın ettiklerin dönüşüverir bazen buna.
hafızana kalır bekaları.
ha bir de yaralarının kanama sıklığına.


ap-açık!

açık olmanın tehlikesini kavramak güç.
zararsız bi'şey halbuki. herkes açık olmayı denese sır'ra gerek kalmaz!
bu da apaçık ve olasılıkla şimdikilerden daha sorunsuz ilişkiler demek.
ne zorumuz varsa, niye ısrarla kasıyorsak kendimizi perdeleyeceğiz diye..

alt tarafı 60 yıllık bir ömür var elde (iyimserim biliyorum).
bu zaman zarfında birileri seni çırılçıplak bilmiş, görmüş, düşünmüş.
ne çıkar!
Imam Baildi Istanbul konseri...
Başlaması bitmesi ayrı hikaye bir Ankara yolculuğu...
Hepsi burada.  Çok/az sonra.
Tepkiyi eylemle göstermek.
EYLEM. En güzeli "konuşmak".

Biraz buna da bakın, ne olur!

nefes

insan bunu alamayınca sahiden ölecek sanıyor ya, en ilginç yanı da bu sanırım.
alın verin, kendinize can verin!
çok lazım!
Ölü taklidi yapıyormuş gibi yapan bir ölüyüm. 
Biraz yalan biraz dolanım. Biraz da boşalan zamanla. 






Geçiyor işte... 
Hepsi gibi. 
kabus, rüya görmekten korkarak uyunmuş bir uykudan uyandırır ve bıçak gibi keser geceyi..
"ben şimdi nasıl uyuyacağım, kime sarılıp" diye sayıklatır.

Bildiri-yorum #3

Uzun zamandır elleşmedim. Kimseleri yazmak gelmemişti içimden. "Kimilerine" mevsim dönümü döngüsü diyerek "şaaptığım" çeşitli hisler yumaklarına yumulmuş durumdayım şu sıralar. Özlüyorum. Acı çekiyorum. İtiyorum. İstiyorum. Hepsini birden yapınca ve hepsine eş zamanlı maruz kalınca, insan haklı olarak kaybediyormuş gibi hissediyor kendini.

Kendimi anlatacak halim yok. Şaşırtmacası bu yazının. Sahne onların;
Özgün&Kemal; şimdi aslında bu adamları ayrı ayrı düşünmek lazım. Nerdeyse üç yıldır hayatımda ikisi de bir biçimde. Onlarca şey konuştuk, çok güldük, çok hüzünlendik ama en çok benim radyo programımda şarkılar söyledik, ben onlarınkine uzaktan baktım süt dökmüş kedi gibi. Başkentin tüm deniz'den ıraklığına karşın biz birlikte bakabileceğimiz bir yakamoz bulduk. İyi ki. Ankara'ya söyleyin hazırlansın, kulağımda Imam Baildi ile geleceğim 10 Ekim'de!
Ilgın; kuzenkız'ı burada yazdım mı daha önce anımsayamadım. Öyle uykusuzum ve beynim öyle buradan u…

senden sonra II

senden kalanlarla gözyaşı yüzdürmek,
kanlı fermanların mühürlerine nefes üflemek sonra..
ardından derin bir sessizlik, bir matem havası..
sessizlik, kulak tırmalayan bir ağıt..
iç yakma'nın yanından geçmeyen..


--
denizler altında nasıl da nefessiz kalınmayacağını,
bin adımlık şehirlere, bir nefesle nasıl da fırtınalar gönderileceğini
öğrendim seninle..
senden sonra'sı olmadı..
Artık sana yazmıyorum.
Seni yazmam, sana yazmam demek olmadı hiçbir zaman. Artık sana yazmıyorum.

senden sonra I

düğümler arasında kalmakla çözülmeyi beklemek arasında bir zamandayım.
elimin erişemediği bir yerde, sesimin dahi güç ulaştığı, ulaşırken çukurlara düştüğü, taşlara takıldığı bir yerde sen.. nefesimi ise duyamadın bile.

bir yol öncesinde zamanın, yelkovanın baş aşağı olmasından evvel yani biraz,
gidip gelirken sözcükler aramızda, ne aydınlıktı her şey..
yitti bir anda gün avuçlarımda, gece yetişti..
karanlığa boğuldum sessiz kabullenişlerinin ardında.
halbuki bu kadar kolay olmamalıydı teslim olmak, ayak diretmek olmalıydı teninin altında bi yerlerde.
yoktu.

gece, nefes daralmalarını getirdi, yastığa koydu..
kim uyuyacak bu karanlık zamanda şimdi senden sonra..?..

şaka!

- alo?
+ alo buyrun..
- beyoğlu ptt mi?
+ hayır değil beyefendi..
- ha değil yani..
+ değil beyefendi yanlış oldu sanırım..
- ha biz arardık hep ptt çıkardı değişti mi acaba?
+ bilmiyorum beyefendi.. ama burası ptt değil, beyoğlu hiç değil..
- oldu o zaman.. (yanındakine) macit, ptt değilmiş orası..
+..
- tamam sağol o zaman.. yanlış oldu kusura bakma..
+ (nihayet) rica ederim, iyi günler..
- bi dakka bi dakka..
+ (la havle.. ) evet?!
- peki nereye taşınmış bu beyoğlu ptt.. 



birebirdir. 
rezalettir. 
azıcık anlayış. 
ne olur!

ben... neyse.

söze başlayacakken susmak; istemli bir eylemdir. susanın sözünü kesen, susana "kapa çeneni!" diyen yoktur. lakin bazen yutulur söylenecek söz. "hani..." diye başlayan pek çok cümle kurmak gelir insanın içinden ama ne hikmetse bir türlü dillenmez harfler. içinde kalakalır insanın. büyük bir çarpışmadır bu. dışarıdan bakıldığında sessiz sessiz oturuyormuş gibi görünen adamın içinde bir meydan savaşı vardır aslında; kıran kırana bir dövüş içinde, kan revandır içi. fakat bir türlü söyleyemez.. susar, sustuğuyla kalır insan. bazen dudakları bile aralanır, sanki ramak kalmış gibi bir sese. halbuki susan, sadece dudaklarına götürür henüz ateşe atmadığı sigarasını. sonra o sigara yerine cümlelerini yakar. pek çok şey vardır inkar etse de susanı susturan. ama inatla istemli bir eylemdir söze başlayacakken susmak.

Eve dönüş

el durdu kalem durdu.
daha çok çocuğa çalışıyor demeli belki de, şimdilerde yetişkine, erişkine erişemiyor.
biraz beklemedeydi.
sanırım döndü.
Kadının "fahişe"si erkeğin "fahişe"sinin yanında iffet abidesidir.

öyle

Oraya gerçekten hiç varmadım.
Her gece orada uyudum.

Ne yaptıysam biraz sana, biraz bana, biraz biz oldurmaya çalıştığımıza yaptım. İyi de yaptım. Kötü de.
Sen ne yaptıysan, biraz bana, biraz sana, biraz başkalarına, biraz da biz oldurmaya çalıştığımıza yaptın.

Ben pes ettim sonunda, sen "yok" dedin.

Bir şey var bitmeyen.
Şimdi gözyaşı doğuran şey neyse, o bitmedi.

Yaşıyorum ama inan öylesine...

Çay detaydır, mühim olan kaşıktır!

Şaka değil söylediğim. Önemsiyorum, önemseyeceğim.
"Memleketin her yerinde karşılaşabilir içecek nedir?" deseniz; canınız sıkılsa da laf olsun diye "başlıca içeceğimiz nedir?" sorusunu yöneltseniz bana gözümü kırpmadan "çay!" derim. Ha ben içmeye bayılır mıyım, hayır. Aksine çok da aramam. Ama madem bu nane her yerde içiliyor, tadıyla içilsin, biçimiyle içilsin; yaygınlığının ve bir kültürün parçası olmuşluğun ayrıcalığını hissettirsin.
Ama ne yazık ki, benimki "yaman bir estetik kaygı" çoklarına göre. Çünkü onlara göre içilecek olan çay mühimdir, nasıl içildiği değil! Zaten bizde esas olay hep neticedir! Hatice'yi de severiz şüphesiz ama gözlerden ırakta mümkünse...
Çayseviciler benim ahlakımı bozmadan derdimi anlatayım. Çay kaşıkları!

Genelde tek bir fabrikadan çıkmış gibi görünen o iğrenç çelik çay kaşıkları, yurdun en batısından en doğusuna hiç mi farklılık göstermez be okur! Bu kadar yerelliğe, belediyecilik hatta mezracılığa meraklı insan…