Ana içeriğe atla

Baler’le Kahve Molası üzerine...



 Baler’i stüdyoda yakaladık...” gibi klişe bir cümleyle başlamayacak bu albüm söyleşisi. İçiniz ferah olsun. Başlayalım.

Önce eşini tanıdım, okuyacağınız sohbetin bir yerlerinde mutlaka görünecek o güzel kadını. Sonra kendisiyle tanıştım, “Bal Baba” dedim ona.

Baler Eskibatman’dan söz ediyorum. Geçtiğimiz aylarda kariyerinin “müzik” odasını enfes bir albümle ışıldatan Baler’den.

Eskibatmanlar çok güzel insanlar. Eskibatmanlar çok kıymetliler. Adeta hayatımın sahicisinden sonra en sahici ailesi onlar.

İşte o Eskibatmanlar’ın Baler'i ile albümü Kahve Molası üzerine söyleştik. Olduğu gibi aktarıyorum ne varsa. Keyifle okuyun. Bir yandan açın, Şahane Tembel size eşlik etsin!

Albümdeki teşekkür yazından, “asla yalnız yürümeyeceğini” biliyoruz. Kahve Molası hayata geçerken, seninle birlikte kimler çalıp söyledi?

Sosyal medyada ikide bir yazdığım üzere “Allah herkese benimki gibi bir arkadaş çevresi versin, amin” diyorum. Gerçekten bu albüm sürecinde ne kadar sevildiğimi anladım. Fotoğraflar, yaratıcılık, tasarım, yapım şirketi ilişkileri gibi milyon konuda, hep ilk telefonumda yardım buldum, çok şanslıyım gerçekten.  Çalıp söyleme işleri ise tamamen Cenk Eroğlu ile... o da Ankara’dan çok eski arkadaşım ve o da elinden geleni yaptı benim için. Albümler genelde daha kalabalık ekiplerle yapılır ama Baler ve Cenk olarak iki tabanca girdik stüdyoya ve bitirdik. Davulları Vlad adlı arkadaşımıza çaldırdık sadece, o da müthiş çaldı sağolsun. Albüm çıktıktan sonra da arkadaş çevremin çılgın desteği devam etti :) Son zamanlarda mutluluk böceği gibi dolaşıyorum ortalıkta sayenizde. Dedim ya, ballıyım ben, adımdan belli!

Ben albümü yolda dinlemekten inanılmaz zevk alıyorum. Kahve Molası’nı yol albümü olarak nitelemek bence mümkün. Duru, dinlendiren sesin ve incelikli müziğinin devamı gelecek mi? Kahve Molası uzayıp yeni bir albümle devam edecek mi?

Öncelikle çok teşekkür ederim güzel sözlerin için... ve sadece yazarlığın kadar kulağın ve solistliğin olduğunu bildiğim için şaşırmadığımı belirteyim. Yoksa teşhisin bir müzik otoritesi kadar mükemmel bence. Yol albümü, Brit ve Amerikan rock müziğinin “pop-rock” ya da “easy listening” diye tabir edilen kategorilerine oturur temelde. Ben tam olarak bunu yapmak istiyordum, sertliği ile rahatsız etmeyen ama yumuşaklığı ile de iç kıymayan, baymayan bir albüm olsun istiyordum; demek ki yapabilmişim, çok mutlu oldum bunu duymaktan. Eğer yolculukta bir albümün tamamını dinleyebiliyor ve “off” diyerek CD’yi çıkartmıyorsan, o iyi albümdür! Hatta ikinci tekrar dinleme isteğin oluşuyorsa mükemmel falandır :)

İkinci albüm konusuna gelelim; yine bu kadar zaman alacaksa istemiyorum! Canımdan bezdim... Şaka kısmını geçersek ikinci albümden ziyade single çalışmaları bana daha uyacak gibi Aslıcığım. Bu kadar uzun beklemek istemiyorum, bir sene kadar sonra birer ikişer parça paylaşmaya başlayabilirim sosyal medyada, zaman göstersin diyorum...

Yakın zamanda bir etkinlikte/konserde seni görebilir mi bu gözler, bu kulaklar dinleyebilir mi?

Gözler ve kulaklar... :) Göze hitap edecek çok bir şeyim yok gördüğün üzere ama kulaklara ziyafet çekmeyi çok isterim. Grup oluşturmak, beraber çalışacağım müzisyenleri bulmak adına sıkıntılı günler geçiriyorum bu aralar çünkü bugüne kadar hep kendim gibi, yani çalışma hayatındaki arkadaşlarımla çaldım. Şimdi benim proje daha büyüdü ama onların müziğe ayıracak zamanları artmadı maalesef. Bu yüzden yeni müzisyenler ile devam etmem gerekiyor ve en kısa süre içinde bu kişileri bulacağım kısmetse. Uzun süredir çalmıyorum, ben de çok özledim sahnede olmayı, her geçen gün mutsuz oluyorum resmen...

Birkaç cümleyle aşağıdakileri açıklamanı istesem senden bir de...


Ankara: Klasik tanımımı yapayım: İçinde yaşamamış, en azından üniversiteyi okumamış kimsenin sevmediği, ama bizim aşık olduğumuz şehir.

Bas gitar: Müziğin temeli! Solfej ve armoninin (ritm ve melodinin) buluştuğu tek alet. Çalarak şarkı söylemenin en zor olduğu alet... (evet, davuldan bile! İnanmazsanız bir müzisyen arkadaşınıza sorun)

Cenk Eroğlu: Tercümanım... ondan başkası benim beynimde dolaşanları bu kadar güzel biçimde bir esere çeviremezdi. Aklımdaki bütün fikirleri, hatalarını da düzeltip, üzerine değer katarak yedirdi albüme sağolsun.

Dart: Yapmayı sevdiğim tek spor! Türkiye’nin yükselen yıldızı... Olağanüstü bir sosyalleşme aracı, kardeşlik sporu.

Ev: Huzur ve keyif... içinden çıkmak istemediğim yer. Baksan, şu kadar da sosyal böcük dersin bana ama durum böyle...

Fenerbahçe: Tarifsiz tutku ve aşk. Bence Türkiye’de, çeşitli doğum hastanelerinde görevli Fenerli hemşireler var, doğumda bize çaktırmadan bir şey içiriyorlar, sonra ömür boyu aklımızı oynatıyoruz Fenerbahçe diye diye... ipleri benim elimde olmayan bir kavram yüzünden ruh halimin bu kadar tavan ve taban yapabilmesi beni sinir ediyor ama durum böyle... çok seviyorum, yapacak bir şey yok.

Göl İçinde Göl: ODTÜ’nün Eymir gölü :) ve onun kenarında akıtılan iki damla gözyaşı... pek de iki damla sayılmaz aslında, ama neyse...

Hayat: Siz fanilerin sonsuz sanıp şahane tembellik yaptığı ama benim kıymetini bir sebepten bildiğim macera filmi. Mutlu sonla bitip bitmemesi tamamen sizin elinizde, hiç bana bahane dizmeyin, kadercilik yapmayın!

İstanbul: Muhtemelen adına şarkı yapacağım ikinci şehir. Büyüleyici ve insafsızca, vicdansızca güzel. Öyle ki yanına sadece Rio’yu koyabiliyorum gördüğüm şehirlerden. Diğerlerinin hepsinden (elbette benim görebildiklerimden) açık ara güzel! Bir de benim zavallı Ankaram ile kıyaslayıp duruyorlar, yapmayın, ayıptır! :)

Kariyer: Hayat boyu yukarı gitmesi için uğraşmanız ve kendinizi geliştirmeniz gereken ama buna uğraşırken günlük hayatı ıskalamamanız gereken şey...

Lazım: Sevmediğim bir kelime... muhtaçlık, elde olmama durumlarını bildiriyor, tatsız.

Mrs. Eskibatman: Evlilik karşıtı olmama rağmen beş ömrüm olsa, beşinde de evleneceğim kişi :) çelişkiler insanı gibi konuştum ama o anladı, o da aynı şeyleri söylüyor çünkü...

Nazım Hikmet: İlginçtir Ran diye değil Eskibatman diye bitiyor benim ilk aklıma gelen :) kuzenimin adı çünkü... fakat tanımım şu şekilde olur: Can Yücel ile birlikte şiir sevmeyen beni, her mısrasında, dizesinde ya da dörtlüğünde hayretlere düşüren kişi. Bu kadar az laf ile bu kadar derin ifadeleri nasıl verebilir bir insan? Denk geldikçe okuyup hayranlık içinde yutkunuyorum... dediğim gibi, denk geldikçe... şiir sevmem ben normalde!

ODTÜ: Lise sonda meslek değil okul seçmeme sebep olan ve geri kalan hayatımda buna hiç pişman olmadığım yuvam. Bir gün bu memleketi önce kadınlar, sonra İzmirliler, Fenerliler ve ODTÜ’lüler kurtaracak!

Para: Allah’a kendisi için hiç yalvarmadığım bu yüzden de O’nun bana hep yettiği kadar verdiği takas zımbırtısı. Mutluluk ve arkadaşlık hariç epey bir şeyler alabiliyorsun kendisiyle... bu ikisine de faydası olabilir, ama “gerçeğini” alamaz.

Rakı: Geç tanıştığım güzide bir içkimiz :) Biracıydım ben ezelden beri ama şeker gibi olabiliyormuş mübarek... bir de o sarıları yok mu! Annem annem... :)

Somun: 7 kiloluk sevgi kelebeği kedimizin adı. Zannedersin içine köpek kaçmış... eve gelirsin karşılar, sevinir, giderken kapıya kadar geçirir, ikide bir “sevsene be adam!” yapar, top atarsın getirir vsvs. Baget adlı bir kardeş alayım ona diyorum...

Şahane Tembel: Gerçek tembel değil, hayallerini erteleyen kişi... yanlış olmasın! :)

Telefon: Hiç sevmediğim cihaz. Parmak ishali gibi saatlerce yazarım ama 3 dakika konuşunca daral gelir...

Umut: Sadece fakirin değil bütün insanlığın ekmeği. Bitince öldüğün veya ölmek istediğin, herkese lazım olan şey. Oksijen gibi neredeyse...

Üç: Rahmetli Muhan hocam (Soysal) gelir aklıma hep. Bir keresinde derste “Söyleyecek iki maddeniz bile varsa bunların kombinasyonundan üçüncüyü yaratıp sunuma mutlaka üç madde koyun” demişti. “İnsanlar ikiyi ve dördü unutur, üçü unutmaz!”... İlginç değil mi?

Votka: Bugüne kadar çok meraklısı olmadığım ama son dönemde oyuncaklı, meyveli çeşitleriyle ilgimi çekmeye başlayan içki. Flört seviyesinde bir ilişkimiz var kendisiyle...

Yalnızlık: Çok kuvvetli bir beste aracı. Hem zamanın oluyor, hem bunu kafaya taktığın zaman mutsuz oluyorsun; yani azıcık kassan başyapıt, senfoni falan yazarsın... ama daha önce beyan ettiğim üzere beste yapmak için sefil hayat yaşanmaz... yazıktır.

Zaman: Sağlıktan sonra en değerli ikinci şey... çarçur edilmesine çok kızdığım şey... zaman makinası icat edilirse sıralamada epey düşer lakin!

Bizi bir araya getiren, bu keyifli söyleşinin mimarı olan Galatasaray ve Fenerbahçe'ye büyük teşekkürüm var. 

Ayrıca Baler'in internet sitesi baler.biz'i izlemeyi, Kahve Molası'nı dinlemeyi unutmayın! 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…