Ana içeriğe atla

Periscope'uyoruz!


Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter hesabınızla anında kulübe katılıyorsunuz. Gerçek zamanlı bir ana akış var, o akışta takip etmediğiniz insanların da videolarını izleyebiliyorsunuz. Türlü çeşit "enteresan" başlıkla videolar bir bir önünüzde akıp gidiyor. Videoları izlerken, ekranı sağa kaydırarak yayın yapan kullanıcının profilini inceleyip takip edebiliyorsunuz.  

Öte yandan kullanıcılara, canlı yayını izlerken bir "chat" kutusu sayesinde yazabiliyor, birkaç saniye sonra sorularınıza yanıt, yorumlarınıza karşı yorum almanın doruklarında dolaşabiliyorsunuz. 

Kalp'leri de unutmamak lazım. Bunlar bildiğimiz "like"ın Periscope versiyonu. Videoyu izlerken ekrana dokunduğunuzda kalpler beliriyor. Bu kalpler, kullanıcıların ne kadar "beğenilen" yayınlar yaptığına ilişkin bir veri olarak tutuluyor ve profil sayfalarında görülebiliyor. 




Hayır yani ne ki bu?

Ben uygulamayı ilk gördüğümde "Allah'ım yeni bir Omegle, yeni bir Chatroulette daha!" diye dehşete düştüm. Eli penisinde bekleşen abilerden demetler göreceğim ürküsüyle de olsa, gözümü karartıp uygulamada dolaşmaya başladım. 

Bu hikaye tahmin ettiğimizden, "yaaa ne kadar tatlı şu an Roma sokaklarındayız" romantikliğinden daha fazlası. 

Periscope, bugüne kadar bize Facebook, Twitter ve Youtube'un sunduğundan bir tık fazlasını sunuyor. Hepimizi etli kanlı birer "medya"ya dönüştürmenin son örneği olup çıkıveriyor. 

Kendi televizyon kanalımızı, kendi radyo istasyonumuzu, neredeyse sıfır maliyetle inşa etmemize olanak tanıyor. Hem de öyle çok ciddi bir ekipmana gereksinim duymadan. Hepimizin cebinde salınan cihazları kullanarak, tüm dünyaya, gerçek zamanlı seslenebilmemizi sağlıyor.Ki insanın kafası patlayacak gibi oluyor, bu fikri düşündükçe. Sanırım bu his tam olarak yıllar önce "televizyonun halka karıştığı ilk zamanlar"a karşılık geliyor; öyle bir coşku, öyle bir "gelişiyoruz işte lan" hissiyatı. 

Ha, o teşhirci abilerden ablalardan yok mu, illa ki var. Ama sayıca az oldukları kanaatindeyim şu ara. Ancak inkar edilemez bir Türk kullanıcı çirkinliği yok değil. Her yayın yapan hatuna gidip "meme" yazan, yazarken de titreyerek boşalan abiler dolaşıyor ortalıkta. Sevimsiz tabii. 

Markalar için gösterme vakti.

Bireysel kullanıcıların yanında Periscope bence markalar ve etkinlikler için de şahane bir araç olacak yakın zamanda. Özgün içeriğin Dolar'la yarıştığı günümüzde, ilgi çekici ve ses getirecek işler için ajanslar kafa patlatmaya başlamıştır şimdiden. Şuurlu ve eğlenceli projelerle siz de gözümüzü gönlümüzü açın please.

Benim de projelerim var birkaç marka için bu arada, çalışmaya başladım. Yakında kapınızı çalabilirim. :)

Sözün özü, tepeden inen her şeyden fenalık geldi! Tabandan yükselmeyen yöneticilerden, dayatılan yayınlardan, inanmadığımız dizilerden, kör ve sağırların birbirini ağırlamasından hepimizin yıldığı şu zamanda, medyanın "tek ağız" ezberine bir karşı duruş olarak algılamayı seçtim ben Periscope'u. 

Şimdilik sadece gözlemcisi olsam da, Periscope'un yayılıp amacına hizmet eder vaziyette gelişmesini dört gözle bekliyorum. Siz uygulamayı indirdiniz mi?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…