Ana içeriğe atla

Romatizma Ağrısı Gibi: Limonata


Bazı adamlar var, ve tabii kadınlar, onları görünce sanki çok uzun yıllardır görmediğim, hatta varlığından bile sonra haberdar olduğum kardeşimi görmüş gibi hissediyorum. 

Limonata'ya da tıpkı böyle adamlarla bezeli olduğu için gittim ilk önce. 

Filmden ne beklediğimi de bilmiyordum, "bizimkiler"in yaptığı işi görmekti maksadım. Ne gülmeye şartlandım, ne hüngür şangır dökülmeye. 

Ama şöyle bir kanı yerleşiyor insanın aklına ister istemez Ali Atay ve Serkan Keskin adını yan yana görünce, "kesin deli güleceğiz!".. Bu yargının müsebbibi, iyi ki meydana gelebilmiş olan Leyla ile Mecnun şüphesiz. Gerçi oyunculara hem oyunculuk hem de etiket olarak "dev" yapışmış bu karakterlerden dolayı oyunculuklar sınırlı gibi gelse de zaman zaman, yine aynı oyuncuları güzel sahiplenmemizi sağlıyor İsmail abi ve Mecnun. O kadar ki Mecnun, Ali Atay'ı filmde hiç görmeden böyle gülümseyerek sahiplenmemizi sağlıyor, sadece işin altına imza attığı için. Sanki Mecnun'un sırtını sıvazlıyoruz oturduğumuz yerden, "yürü be" diyoruz. 

Geçmişten gelenlerimizi bir yana koyarsak, "yol filmi", "komedi" kalıplarından bilhassa kaçarak söylemek isterim ki, iyi hissettiren bir film bu. Fikrim o ki, yönetmeni de çok bir kalıba sokmak istememiş filmi, oyuncusu da. Bu kimi zaman komple bir fiyaskoyla sonuçlanabilir, ancak Limonata'da çizgide durmayı başarmış. 


Filmin açılış sahnesinde uzaklardan gelen araba, inceden bir Nuri Bilge Ceylan hissi bırakmış oldu bünyede, ki bu "şurada iki saat geniş geniş film izleyelim" psikolojisindeki seyirci için hayli yıpratıcı tahmin edersiniz, şükür ki öyle sürmedi. 

Birkaç sahiden komik, doğal komik sahne var, ki kendilerini alenen yazıp henüz filmi izlememişler için dünyayı zindan etmek istemem; o sahnelerde gülmekten gözümden yaş geldi. Fakat bu filmin derin bir sızısı var bir yerinde. Aranızda romatizma ağrısı çeken var mıdır bilmem ama çeken bilir, bir kör sızıdır. Uyutmaz, oturtmaz, kıvrandırır. Hayat akar ama o ağrı orada bir yerde durur. Tam da böyle bir sızıdır kastettiğim. Her karakterin, işte böyle bir acısı var ki, onu fark ettiğim her an, kendime bile çaktırmadan ağladığım doğrudur. 

Bir ara o kadar yükseldim ki hatta duygusal olarak, Ciguli'yi görünce bile kendimi tutamadım. Nur içinde uyusun o da. Güzel adam. 

Bir iki eleştirim yok değil, bilhassa filmin sonuna yakın bir sahne var ki, iki kişi o sahnede karşılıklı oturup konuşuyor. O kamera hareketleri, resmen midemi bulandırdı. Neden bunca hareket etmeler, bir sabit durmama arzusu? Yönetmen bize ne anlatmaya çalışıyor dediğimde kendime, ancak iki karakterin heyecanını hissettirmeye çalışıyor sonucuna vardım ki, inanın bu sonuç için çok anlamsız kastım, gerek yok. 


Bir ikinci eleştirimse şu, bazı sahneler fazla uzun. "Tamam burada bitmeli" dediğim yerde muhabbetler yeniden başladı filan.. "Tamam da, anladık" dedikçe bir daha başladı.. İşte oralarda bir isyan kopmadı değil içimden. 

Bunları görmezsek, Ertan Saban ve Serkan Keskin'in şahane oyunculukları yanında, Makedonya'daki Sepultura t-shirtlü amcasından, gözü yaşlı annesine, çingene düğününden meyhane sohbetlerine her şeyiyle, sanki her gün aynı saatte birlikte metroya bindiğimiz bir adamın hikayesini anlattı Limonata. 

İyi müzik de bedava!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen ve Ben

Geçenlerde Power FM'de bir şarkıya rastladım. Resmen beni ele geçirdi. 
Çok yüksek olmayan bir tempo, akla takılan bir melodi ve bir kelimesini bile anlamadigim (arada bir "perişan" duydum sanki) sözlerin böyle cezbedici olmasi.. Beni benden aldı.

Kulak kesildim, baktım sözler Farsça gibi. Hemen SoundHound'u açtım, şarkıyı buldum: Man o tu.

Şarkıya sardıktan sonra öğrendim ki sözler Mevlana şiiri imiş. Aklım bir daha kaçtı. 

Şiirin Farsça ve Türkçesini yazayım, tam olsun.
Dinleyin, dinletin.

khonak an dam ke neshinim dar eyvan, man o to
be do naghsho be do soorat, be yeki jan, man o to
khosh o faregh ze khorafat-e-parishan, man o to
man o to, bi man o to, jam' shavim az sar-e-zogh

saadet zamanı: avluya doğru oturmuşuz, sen ve ben
endamımız çift, sûretimiz çift, rûhumuz tek, sen ve ben
bulandıran palavralardan âzâde, gamsız bir keyif, sen ve ben
sen ve ben, ne sen varsın ne de ben, bir olmuşuz aşk elinden





Periscope'uyoruz!

Biraz Paris'te turlamaya ne dersin? Ya da Riyad'da toplantıya yetişmeye? Milano'da metroya binsek? Maryland'deki kazları izlesek beraber?

Bunların hepsini yaparız tabii ömrümüz varsa. Seyircisi olmaksa bu ara hem bedava hem de fena eğlenceli. 

"Periscoping" gibi bir ifadeyi hayatımıza katan, şahane bir uygulamadan söz ediyorum: Periscope

Şurada daha bir yıl önce ortaya çıkan "dünyayı başkasının gözlerinden görme" fikrinden doğan bu "app", uygulamanın yaratıcıları Kayvon Beykpour ve Joe Bernstein'in aklından öptürecek cinsten. 

Uygulamanın resmi internet sitesinde dünyanın dört bir yanını görmenin büyüsünden bahsederken Kapadokya'ya da selam çakan adamlar, şu cümleyle gönülleri fethediyor: Bir fotoğraf, binlerce söze değer olabilir. Ama canlı bir video, seni başka bir yere götürebilir.

Nasıl çalışıyor? 

Bu arada sadece ios'larda çalışıyor. Ancak Android cihazlar için de uygulamanın eli kulağında. 

Uygulamayı indiriyor, varsa Twitter …

Haftanın Güzelleri: ActOrchestra - Sıfırdan Sonra

Hayatta bazı güzellikler var; hiç beklemediğiniz bir anda haberdar olduğunuz ve iyi ki de bana göründü dediğiniz güzellikler. İşte geçtiğimiz hafta ben böyle iki güzelliğe denk geldim.

Konuşmak? Yani bildiğimiz anlamda? Hayır.


Bursa'da bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Bursa Uluslararası Balkan Ülkeleri Tiyatro Festivali", Devlet Tiyatroları'nın şahane etkinliklerinden biri oldu. Ancak bu festivalin bir oyunu vardı ki, sanırım sahne sanatları hakkında herhangi bir şey beni uzun zamandır böyle düşündürmedi.

Actorchestra'dan söz ediyorum. Bükreş Ulusal Tiyatrosu oyuncularının sahnelediği, tek perdelik bu oyunda herhangi bir dilde konuştukları söylenemez. Ancak herkese aynı anda aynı duyguları hissettirecek, senkron sıkıntısı yaşatmadan güldüren, coşkulandıran bir performans izlediğimizi içtenlikle söyleyebilirim. 
Aslında biraz önce her ne kadar "bir tiyatro festivalinde" kendisini "oyun" diye çağırmış olsam da, bu seyri doğru tanımlamak biraz güç. N…